ÖZÜR DİLERİM



ÖZÜR DİLERİM



Fatma DAĞLI 





   Beyaz seramik döşemeli odanın mermer tezgâhına yakın bir noktada ayakta duran kül rengi bir heykeli andırıyordu. Kana bulanmış beyaz eldivenli avucunda atmaya devam eden minik kalbe kilitlenmişti bakışları. Zaman donmuştu sanki… Kirpikleri kıpırdamamak için adeta direniyor, gözlerinde biriken yaşlar yol bulup yanaklarından süzülemiyordu. Görüntü iyice bulanıklaşmış, önünde ışıklı hareler titreşmeye başlamıştı. Birden nereden geldiğini anlamadığı ürkütücü bir fısıltı uğuldadı kulaklarında:

   “Şşşşşt! Nehir! Nehiiir…”

   Buğulu bir camın ardından tanıdık bir yüz görmeye çalışır gibi bakıyordu Nehir. Hayalle gerçek arasında -bilinmeyen bir yerde- sıkışıp kalmış gibiydi. Dizleri içten içe titriyordu, yüreğinde belli belirsiz bir çarpıntı vardı. İşitsel hafızası onu yanıltıyor olabilir miydi? Derken adını işitti yeniden:

   “Nehiiir …”

  İrkilerek etrafına bakındı. Neler olduğunu anlamaya çalışıyordu…

   “Yanlış duymadın. Buradayım, bak avucunda.”

   Nehir şaşkınlık içinde tüm dikkatini avucuna yoğunlaştırmıştı. Gerçekten bu kızıl et parçası mıydı konuşan? Oysaki duyduğu ses daha derinlerden bir yerden geliyor ve tüm bedenini kuşatıyordu. “Benim, ben…” dedi fısıltı kulağına; “hani şu Üç Numara.” Nehir yüreğinde acı bir burkulma hissetti. Bu olabilir miydi gerçekten? Boğazında gittikçe büyüyen, büyü-dükçe nefesini tıkayan ağrılı bir yumru vardı sanki. “Üzgünüm” diye haykırmak istedi ama dudaklarını bile kıpırdatamadı. Güçlükle ayakta duruyordu. Üç Numara konuşmaya devam etti:

   “Sesimi daha önce de duyurmaya çalışmıştım sana. Anestezinin etkisiyle sersemlemeye başladığımı fark ettiğim an “o bilinmeyen yolculuğa” çıkacağımı anladığımda... Beni sırtüstü yatırmıştın, minik bedenimi operasyona hazırlamak üzere ameliyat masasına sabitlemeye çalışıyordun. Patilerime bağladığın lastiklerle beni çarmıha gerer gibi yaptığında var gücümle ciyaklamak istemiştim ama dilim dişlerime dolanmıştı sanki. Sönük bir “hhhhh” sızıvermişti dudaklarımdan. Hatırladın mı? Bileklerim acıyordu, parmaklarımın ucu soğumuştu, hareket etmeye çalışıyordum ama nafile. Sessizce sesleniyordum sana. Biraz gevşet şunları ne olur! Diyordum çaresizce. Bir ara doğrulup dikkatlice baktın bana. Sonra yeniden üzerime eğilerek beyaz tüylerimde parmaklarını gezdirmeye başladığında içimde bir umut filizlendi. Beni seviyor olabilir miydin? Kim bilir...

   Hareketsiz dudaklarıma görünmez bir tebessüm yerleşmişti. Damarlarımda -nasıl desem- böyle ılık, huzurlu bir şeylerin aktığını, sonra hepsinin bir araya gelip kalbime doluşmaya çalıştığını hissediyordum. Şefkatli dokunuşlarının sarhoşluğuyla gevşedikçe gevşedim. Kendimi kurtulduğuma iyiden iyiye inandırmıştım. Yazık ki neşterin soğuk ucuyla vücudum ürperdiğinde yanıldığımı anladım. Hem de öyle bir anladım ki… Demir dövülürken su verildiğinde birden sertleşir ya işte öyle buz kesti bedenim. Önce derimi, ardından karın zarımı açtın. Bağırsaklarımı kenara çekerken hissettiğin bulantıya, kılcal damarlarımdan sızan kanın yaydığı yoğun metalimsi koku eklenince aristokrat yüzün ekşidi birden. Üst dudağın gerildi ve burnuna doğru çekildi, hemen boynundaki maskeyi ağzına kapattın. Büyük gri gözlerinin iyice kısılmasından, tiksintinin iliklerine kadar işlediği belli oluyordu. Üzerime eğildin yeniden. İğneyi dikkatlice karın atardamarıma batırdın. Avazım çıktığı kadar sessiz çığlıklar attım. Enjektöre dolduracağın kanla o kadar meşguldün ki beni o zaman da duymadın. Biliyordum, birazdan bana hayat veren bu ırmak yavaş yavaş kuruyacaktı.”

   “Ama ben...” diyebildi Nehir yutkunarak. Boğazındaki yumru daha fazla konuşmasına engel olmuştu. Tüm vücudu alev alev yanıyordu sanki. Donmuş gözlerinden damlayamayan yaşlar ter olmuş, alnından ve sırtından sağanak halinde boşanıyordu. Üç Numara konuşmaya devam ediyordu:

   “Bırak beni duymayı; damarlarımın içi boşaldıkça büzülen parmaklarımı, geriye çekilen dudaklarımı, keskin dişlerimin birbirine kilitlenişini bile görmedin” dedi. Nehir olağanüstü bir çabayla:

   “Sus, ne olur sus! Daha fazla konuşma” dedi yalvarırcasına ama Üç Numara kararlıydı. Yüzyılı aşkın bir süredir biriken, kuşaktan kuşağa aktarılan tüm acıları, serzenişleri insanoğluna bir şekilde duyuracaktı.

   “İstersen en baştan başlayayım” dedi. “Her şey bundan bir kaç ay önce yapacağın “bilimsel!?” çalışma için etik kuruldan onay almanla birlikte başlamış. Kardeşlerimle birlikte bu çalışma için üretilmişim. Tabii ki -bilime yardımcı olmayı isteyip istemediğimizi- bize soran olmadı. Doğduğum günü dün gibi hatırlıyorum. Annem çok yorgundu. Bir batında on iki yavru birden dünyaya getirmişti. Şefkatle, tüysüz pembe yavrularını emzirmeye devam ediyor, bir yandan da hüzünlü gözlerle bizi izliyordu. Küçük, beyaz, gri metal pencereleri tepeye bakan, adı “kafes” olan huzurlu bir evimiz vardı. Kardeşlerimle kovalamaca oynar, birbirimizin tepesine çıkar, güreşir, talaş halımızın üstünde yuvar-lanır dururduk. Yorulduğumuz zaman annem bizi yanına çağırır, büyük büyük dedemiz Kara Wistar’ın destansı hikâyesini anlatırdı. O, gökyüzünü ve güneş ışığını gören, açık havanın serin kokusunu ciğerlerine çeken -siyah tüylü- son atamızmış. Onun dar geçitlerden nasıl ustaca geçtiğini, koloni halinde yaşayan ailesine yiyecek temin etmek için geceleri korkusuzca insanların evlerine nasıl girdiğini dinlerdik heyecanla. Her defasında merakımız göz kapaklarımızın ağırlığına yenik düşer, dinlediğimiz öykünün sonunu duymadan uyuyakalırdık. Şimdi düşünüyorum da annem belki de Kara Wistar’ın hüzünlü sonunu anlatmamak için hikâyeyi uzattıkça uzatırdı. Böylece günler birbirini kovaladı. Biz büyüdükçe annemin gözlerindeki hüzün de büyüdü. Bir sabah -ani bir kapı gıcırtısıyla- irkilerek uyandık. Ayak seslerinden her zamankinden daha kalabalık bir insan grubunun içeri girdiğini anladık. Kafesimizin kapağı açıldı ve eldivenli eller bizi kuyruklarımızdan yakalayıp art arda dışarı çıkarmaya başladı. Panik içinde bağrışıyorduk. O gün ilk defa kardeşlerimin bazılarından farklı olduğumu anlamıştım. Çünkü bizi “erkek” ve “dişi” diye sınıflandırıp birbirimiz-den, annemizden ve evimizden ayırıyorlardı. O an içimde hiç tanımadığım bir duygu belirdi, ürperdim. Gözlerimde anlam veremediğim bir şeyler oluyordu. Yanıyorlardı sanki, hem sıcak hem ıslak gibiydiler. Bıyıklarım titreşiyor, burun deliklerim genişliyordu. Ardından yanaklarımdan ılık ılık sular süzülmeye başladı. Ağlıyordum galiba. Evet, evet ağlı-yordum.”

   Üç Numara derin bir iç çekti: “İlk ayrılık, ilk acı…” dedi. Bir süre hiç konuşmadı.
   
   Nehir’in işittikleri onu hayli sarsmıştı. Titreyen dizlerine inat yere mıhlanmış gibi durmaya devam ediyordu. Suçluluk duygusu tüm benliğini sarmıştı. Boynu büküldükçe büküldü. Gözleri avucundan yere kaydı. Üç Numara’nın sesi yeniden duyuldu:

   “Sonra” dedi. “Sonra büyüdüm. Özel bir odaya, üç kişilik yeni bir kafese alındım. Ve bir gün sen geldin. Tıpkı bugün geldiğin gibi; beyaz eldivenlerin, beyaz önlüğün ve enjektörlerinle… Adımı da “Üç Numara” koydun. Bıkıp usanmadan her gün gelmeye devam ettin. Önceleri ayak diremiştim sana, sonraları baktım ki “el mahkûm, kaçış yok” teslim oldum umutsuzca. İğnenin bedenime her batışında -canım yanıyordu yanmasına ama- karşı koymaya çalışarak yorulmuyordum hiç değilse. Dün “metabolik kafes” adını duyunca içimi bir korku kapladı. Çünkü bilirdik ki oraya gidenler bir daha geri dönmezdi. Hani şu meşhur “Sessiz Gemi” gibi… Akıbetleri ne olurdu orası meçhul ama hoşumuza gitmeyen bir sessizlik hüküm sürerdi arkalarından.

   “İşte benim hikâyem” dedi üç numara. “Şimdi avucundayım, avucunda, avucu, av, a…” Sesi giderek azaldı, minik kalp atmaz olmuştu artık.

   Nehir’in boğazında düğümlenen hıçkırıklar çözülmüş, gözlerinden yağmur olup akmaya başlamıştı. Sarsıla sarsıla ağlıyordu. Biliyordu ki konuşan ve onu sorguya çeken çaresiz bir hayvanda vücut bulan vicdanıydı. Bir süre sonra arkasından omzuna dokunan profesörün sesini işitti:

   “İyi misin?”

   Nehir ruhundaki ağırlığın altında ezilmeye devam ediyordu. Ne söyleyebilirdi, hislerini nasıl anlatabilirdi ki… Kendini güçlükle toparlayarak:

   “Hocam kalp kasılmaya devam ediyordu, canlıydı sanki” diyebildi titrek bir sesle. Profesör bıyıklarının altında beliren müstehzi bir gülümsemeyle:

   “Sakin ol lütfen. Onlar istemsiz kas kasılmaları. Zamanla alışacaksın. Artık kalbi yıkayıp soğuk zincir kabına almalısın.” dedi.

   Hocasının buyurgan tavrı ıslak bakışlarını yerden kaldırmasına yardımcı oldu.

   Gerçekten zamanla alışabilecek miydi? Söylenen yalanlar, işlenen günahlar bir öncekinden daha kolay olmaz mıydı zaten? İnsanoğlu her şeye alışmaz mıydı? Pekiyi böyle bir şeye alışmalı mıydı? İnsanoğlunun kendi faydası için diğer canlıları kullanması ne kadar doğruydu?

   Aklındaki bunca soruya cevap ararken mantığıyla duygularının çatışmasından yorgun -çaresiz- avucunda tuttuğu minik kalple vedalaştı. “Dört numaralı” kafese doğru ilerlerken “Özür dilerim” diyebildi sadece. Sesini kendisinden başka duyan olmadı.


Linkler