TORUK



TORUK




Melike Çelik



   Zifiri bir yağmur bastırıyor kara talihimin üstüne... Burada insan gök kuşağına hasret. Yer kara, gök kara… Nasıl gün yüzüne çıkar ki renkler?

   Günlerdir ocakların başından hiç ayrılmadım. Gözlerimi bir an dahi ayırsam kör olacakmışım gi-bi. Alev topu benim de yüreğime düştü… Gören yok, duyan yok, bilen yok…

   Aylardır bir ormanın dibinde, herkesten ve her şeyden uzaktayız. Başımıza bir iş gelse, kimsenin ruhu duymaz. Yol geçmez, kervan konmaz. Zaman yarılmış da orta yerinden buraya düşmüşüz...

   O gecenin üzerinden yirmi üç gün döndü. Korku, kalbime saplanan bir bıçak... Bütün duyularım kangren... Ah nasıl yaşanır ki bu bilinmezlikle?

   Erkekler ormandan kestikleri meşe odunlarını günlerce taşıdılar yanı başımıza. Kadın erkek, çoluk çocuk demedik; çattık hepsini, kurduk toruğu. Yoksul-luğumuzu ne artıran ne de azaltan, odunlarla birlikte bahtımızı da kömüre çeviren ocağımızı… Gençliğimizi de gömdük içine; umutlarımızı, gecemizi, gündüzü-müzü… Sonra kendi mezarımızı kapatır gibi toprakla kapladık her bir yanını. En ufak bir delik açılsa bütün emekler zayi olurdu, bilirdik. En tepesinden böğrüne bırakıldı alev topu. O yandıkça ben alev alacakmışım meğer kim bilebilirdi? Ateş, için için yandıkça; yüreğim üşüdü, buz kestim. O köze döndükçe; ben, küle dön-düm.

   En az bir ay yanmalı ocak…

   Onuncu gece, nöbeti anamdan ben devral-dım. Git yat ana, ben bakarım ocağa, deyip gönderdim kadıncağızı. Niyetim gözlerden uzak Halil’e derdimi anlatmak, bu işin olmayacağını belletmekti gayrı.

   Halil, vazgeç benden. Anamla konuştum, babam vermezmiş beni sana, dedim bir solukta.

   Halil, olsun sen bana varırsın, dedi aldırmaz aldırmaz.

   Varamam Halil, varamam. Anamın göz çukur-larında kendi geleceğimi görürüm. Varsam sana, ba-bamın şıngırdayan tespihinde ömrümüzün soluşu yakar yüreğimi. Varamam Halil. Burada üç kuruşluk kömür uğruna hayatlarımız karanlığa boğulur. Hem şehirden biriyle evlensem, gün görmemiş anam da rahat eder belki. Söylesene, ben de anamın kaderinde mi boğulayım?

   Biz sevdamızla her zorluğu atlatırız, dedi Halil.

   Bu kara is, kara duman altında pembe çiçekler açmaz Halil. Açsa da yeşermez, soluverir ertesinde. Bitsin artık bu mahrumiyet. Ne kadar daha yaşanır ki böyle çadır köşelerinde. Elektrik yok, su yok... Doğacak çocuklarıma bu zulmü yaşatmaya hakkım var mı?

   Bunların hiçbiri olmasa ne yazar, eskiden insanlar bunlar olmadan da mutlu değil miymiş, diye sordu.

   İnsan bilmediğinin, tanımadığının eksiğini anlamaz Halil. O eksik her geçen gün bir gedik açar yüreğinde. O yara her gün kanatır nefsini. Sen abin Yusuf’u hiç tanımasaydın onun yokluğunu yıllarca nasıl taşırdın ruhunda?

   Halil duraksadı o an. Abisini hatırladı belli, gözlerinde çakan şimşekler geceyi kızıla boyadı. O daha çok ufakken, abisi ocakta gece nöbeti beklermiş. Sabah olunca bakmışlar toruğun yanında kimse yok. Yusuf günlerce bulunamamış. Günler sonra ocak açılınca Yusuf’un kalıntıları çıkmış göğe kazılı mezarın içinden. Yusuf’un acısı zelil etmiş anasını. Ateş bırakıldıktan sonra içerisi bir yanardağdan farksızdır. Ola ki üzerine çıkıldı toruğun, her an yutabilir adamı.

   Abimin o kuyuya düşmesi kazaydı elbet, deyip çadırına döndü o gece Halil. Bir daha da gören olmadı. Nasıl anlatırdım o gece yaşadıklarımızı kimseye? Nasıl söylerdim onu son görenin ben olduğumu? Dilim varır mıydı şüphelerimi dillendirmeye…

   O gece alnıma kazılı bir volkan. Onu kör ku-yuya atışıma mı yanayım, onsuz kalışıma mı? Ah! Sevda bu kadar ucuz şey mi, iki dünya malına değişile? Ben nasıl kandım da o lafları ettim Halil’e!

   Halil! Sensiz tüm nefeslerim eksik, her bir zerrem yaralı... Leylim de sen, neharım da... Gel gayrı. Seni yakan odun da mı arlanmaz bizden aldıklarından? Ne farkı var o odunların Hz İbrahim’i yakmayanlarından? Genzimi delen bu kömür kokusu hangi yuvaya huzur verir ki? Aşkı karaya çalan bu kömür titretmez mi alevinde ısınmaya çalışanları?

   Üç gündür açılıyor ocaklar. Her kürekte yüreğim dökülüyor ağzımdan. Sana ait en ufak bir iz çıkacak diye aklım sığmıyor kalıbına. Ben hiç gökkuşağı görmedim Halil. Bedenime kene gibi yapışan bu karadan başka renk tanımadım. Benim tek boyam, yek süsüm bu katran karası. Sen dön yeter ki ben bu karaya da razıyım.

   Yağmur kara çeviriyor şimdi. Beyaz tozlar ipil ipil saçılıyor etrafa. Tüm renkleri toplasam karaya galebe çalmaz mı? Söylesene masallar yalnız şehirliler için mi?


Linkler