MASA



MASA


Melike ÇELİK




   Masadakiler bir iki dağıldı. Hayatlarımıza kısa süreliğine es verip, bir durakta rastlaşan insanlar misali kısa bir hal hatır sorma sonrası, kendi yaşamlarımıza devam etmekti niyetimiz. Fakat ne ben kalkabildim o masadan ne de sen. O günden sonra da hep o masada oturmuş buldum bizi. Dünyanın bütün yükünü sırtımızdan indirmiş, yalnızca sohbetin tadına varmak istiyorduk. Konuşurken gözlerinde kelebekler uçuşurdu her zaman. Bense bu sefer o kelebeklerin peşine takılıp renklerinde kendimi kaybetmek istiyordum. Gözlerimin ucunda gözbebeklerin gezinirken fark etmiş miydin niyetimi, bilmiyorum.

   En solgun renkli kelebek kanat çırpıp çocukluğuma kondu. Kalubeladan sonraki ilk tanışıklığımızı o günlere taşıdı. Mahalle aralarında gezinen seyyar dönme dolaplara hasretim seninle o an son buldu. O dönme dolap, mahallemize yalnızca bir kez gelmişti ve onda da tüm ısrarlarıma rağmen annem binmeme izin vermemişti. İçimde eksik olan o çocukluk kahkahaları şimdi tahayyülümde seninle tamamlanıyordu. Gözlerimi kapatıp kollarımı iki yana açmış şen kahkahalarla dönerken, boşluk hissini senin varlığınla yaşıyordum. Roman; adamın elleri arasında dönen kolun gıcırtısı, ruhumdaki müzikalin eksik ahengiymiş meğer. Onu bulana kadar eksikliğini hiç bilmemişim, tıpkı senin gibi.

   Solgun kelebek bizi anılarda kavuşturunca yeşillenip masada duran çay bardağıma konuverdi birden. Çayı kaynar kaynar içmek âdetimdi. Ertelenmiş olmanın kırılganlığını yaşayıp sonrasında yapıldığında gerçek heyecanını gizleyen her şeyin acısını çayımdan çıkarır, onu bekletmeye tahammül edemezdim. Ama yaşadığımız o anı daha çok uzatmak için her şeyi ertelemeye hazırdım artık.

   Gözbebeklerinin şavkına batıp çıkarken, ruhumda esen fırtınalara rağmen seninle nasıl bu kadar sakin ve ciddi konulardan konuşabiliyordum? Oysa böyle vakitlerde hep dilimin düğümlenip, kulaklarımın istikametini kaybetmesinden korkardım. Sen anlattıkça benden onay beklermiş gibi gönlüme süzülen bakışların tüm kelebekleri sağa sola kaçırıyordu. İçlerinden en göz alıcısını seçip peşine takıldım. Belki beni kalbine götürür de orada bizi ebedi bir mutluluğa mühürler diye bekledim. Tanıdığım yollardan geçti bir bir. Gölgelerimizin birbirine değip de gözlerimizin değmediği, varlığımızdan bihaber olduğumuz zamanlara kondu. Aynı sokaklarda gezinmiş, aynı ağacın altında dinlenmiş, belki aynı fıkraya gülmüştük de hiçbir rastlantının bilincine varamamıştık. Sonra kelebek pat diye ikiye bölündü, her ikisi farklı yönlere dağıldı. Hayat yıpratırken bedenlerimizi kelebeklerimiz başka başka dolambaçlarda döndü durdu. Birbirini çok da iyi tanımadan, en mahrem mabetlerinde kalan iç heyelanlarını birbirlerine bu kadar çabuk açabilen iki insanın, ömrünün ilk yarısını bitirdikten sonra rastlaşması ne büyük bir kayıptı? Kelebekler ayrı yüzlere, ayrı gönüllere kondu; sonra usulca gelip masamıza indi. Tek bir kelebekten bölünseler de değişik bahtlara bulanmış, renkleri değişmişti. Özü bir ya, dedim içimden. Özü bir ya, ne çıkar şekli değişse, rengi değişse… İki kalp birbirini bulduktan sonra bundan daha öz ne olabilirdi? Kendi gerçekliğinde, kendisinden gayrısı yalandı.

   Sonra içime bir şüphe düştü. Ya, dedim kendime, ya senin baktığın gözle görmüyorsa seni? Bir kez daha kalbine giden kelebeğin düştüm peşine. Milyonuncu deneme de olsa oraya erişmeliydim. Ancak, kalbi başkası ile dolu olan kalbe erişilemezdi. Anlayınca bıraktım kelebeklerin peşini. Kendi döngüsel zamanımda, o masanın başından hiç kalkmadım. Seni de kaldırmadım. Çayımı içmek için erteledikçe, senin de bana ulaşmak için başka bir sevdayı ertelemiş olmanı umarak bekledim. Şimdi o masada, zaman hangi hızla akıyor da; çocukluğumuzdan başlayıp ihtiyarlığımıza ulaşıyor, sonra yine çocukluğumuza dönüyoruz? Bizi kaldırırsam o masadan biliyorum, tamamladığın eksikle çok daha büyük bir gedik açacaksın yüreğimde.


Linkler